12 Aralık 2011 Pazartesi

orijinalinden iyi yorumlar vol.2

bu seriyi başlattığımda ''bi dahakine de şunları yazarım, sonra da şunları...oooh iyi yere dükkan açtım valla'' dediğim ikililerden ilki sanıyorum buydu (kafam biraz dağınık, kusura bakmayın. kendi kafanız gibi davranın, geçin buyrun). beni cahil mi gösteriyor nedir bilememekle beraber bu şarkının da önce cover'ını ardından da orijinalini dinledim (kendime not: bir dahakine önce orijinalini bildiğinden gir). 

parçamız Tom Waits abimizden Green Grass... bunu okuyunca 'orda bi duuur' diyenler olacaktır (o üç noktayı onlar için koydum, çekinmeyin alın). sanal ortamda her paylaşıldığında altına bişi yazmak zorunda hissedenler de vardır aralarda kesin. ama çoğunluğun tercihi -benim de olduğu gibi- bu şarkının Cibelle yorumu sanıyorum. şekille anlatayım, buyrun:


Cibelle'in Tom Waits yorumunu bana -yani aslında o sırada twitter'daki bilmemkaç takipçisine- sunan sevgili dostum Barış'ın da dediği gibi, Cibelle tam ''stand in the shade of me'' derken arkadan sinsice yaklaşan Tom Waits'in ''kızı yiyecek gibi'' hırıldaması parçaya tuhaf bir derinlik katıyor (aslında buraya ne diyeceğimi pek bilemedim de). 

konsept malum, orijinalinden daha iyi yorumları yazıyorum da bu elbette ki orijinalin kötü olduğu anlamına gelmiyor. koşun! bu tarafa doğru gittiler:



Tom Waits'i seversiniz, sevmezsiniz, sizin bileceğiniz iş. benim amacım, orijinal parçayı, ilk duyduğumda beni hüngür şakır ağlatan bu Cibelle yorumuyla kıyaslamak. şimdi iki şarkıyı peşpeşe dinlediğimde bir kez daha hissediyorum ki cover hali beni çok acaip bir yerlere götürüyor. oranın bir fotoğrafını paylaşabilmek isterdim gerçekten. yani Tom Waits'e sadece bir gitar ve ıslığın eşlik ettiği orijinalde eksik olan ambiyansı - ki burada ambiyans derken gerçekten de kafamda canlanan bir yerlerden bahsediyorum - Cibelle yorumunda çok net bir şekilde soluyorum, içinde yürüyorum, o çatal bıçak sesinin geldiği masaya gidip, gıcırtısı duyulan sandalyeye oturuyorum bile diyebilirim (mübalağa en sevdiğim edebi sanattır).

bu caaanım yorumun bulunduğu A Female Tribute to Tom Waits albümleriyle (3 CD) ilgili de bilip bilmeden ileri geri konuşacaktım ama artık lafı toparlayıp parçayı birkaç kez daha dinlemeye ve mümkünse ilk dinlediğim güne gitmeye vericem kendimi...


hadi kalın sağlıcakla (oldu mu bu?)




29 Kasım 2011 Salı

yayın yayın anadolu

başlık kötü oldu...vurmayın.

eski blogum yetmedi bu blogu açtım, sonra bu blog da yetmedi Ankara Events'e salça oldum. ben dedim, gezerim dedim. gezmekle kalmam yazarım dedim. iyi demişim heralde ki bana yazdırmaya karar verdiler.

açılışı -benden bekleneceği gibi- Redd'le yapacaktım ki Hayal Kahvesi, hayal kırıklığı kahvesine dönüştü. ben de kısmet Mor ve Ötesi'ninmiş deyip Jolly Joker'e gittim, izledim, dinledim, yazdım.


işte bu da söz konusu yazım

Ankara Events'e bana bu fırsatı vermek suretiyle yeni bir uğraş yarattıkları için teşekkür eder yayın hayatımın iki taraf için de eğlenceli ve faydalı olmasını umarım...samimiyim.

23 Kasım 2011 Çarşamba

orijinalinden iyi yorumlar vol.1

gün geçmiyor ki yeni bir seri başlatmayayım. devamını getirebilsem çok mutlu olucam biliyorum gel gör ki şu güne kadar yazdıklarıma bakılınca serilerimin hepsi '1. Geleneksel Kuşkonmaz Festivali' kıvamında...neyse, yine de hevesim kırılmasın, yapıcam. hepsini halledicem, hiç merak etmiyim. şşş geçti geçti...

işbu seri, başlığından da az çok anlaşılacağı üzere birtakım musiki eserlerinin ilk yayınlanan hallerinden daha şahane yorumları, yani yaygın deyimiyle ''cover''ları hakkında. bundan bir önceki yazımda başlattığım seride ufaktan çaktırdığım üzere benim işim de aşağı yukarı bu bahsi geçen coverlar üzerine lakin biz bu kadar çetrefilli yorumlamalara pek girmediğimizden tutup da sahnede icra ettiklerimize örnek verecek değilim. hayır, henüz o denli sıyırmadım, sağolun.

sanıyorum hepimizin başına gelen bir olaydır coverı orijinal zannetmek. orijinalden önce coverı duymaktan, coverın orijinalin önüne geçmesinden ya da belki de orijinale tevellüdümüzün yetmemesinden kaynaklanan basit bir hata bu elbet. bir de sahneye gelen isteklerde sıkça rastladığımız ''o şarkıyı coverlayanın kabul etmek'' durumu var ki ona hiç girmeyelim, tepem atabiliyor. mesela 'duman'dan beni yak kendini yak' gibi...tövbe tövbeee...

yeterince açıklayıcı olabildiysem ilk örneğimle serinin ilk yazısını tamamlamayı amaçlıyorum. aşağıda önce cover, ardından orijinalini (benim dinleme sıramla yani) bulabileceğiniz Nadas adlı bu güzide eseri kime ait olduğunu bilerek dinlemiştim. lakin öncesinde orijinalini duymuşluğum yoktu. Feridun Düzağaç'ın, gelirini TEGV'e bağışlamak üzere hazırladığı İyilik Güzellikspor albümünde Redd'in de yer aldığını öğrendiğimden beri sabırsızlanıyordum ki albüm elime geçer geçmez ilk dinlediğim parça da tabii ki Nadas oldu. lafı yeterince uzattıysam dinleyebiliriz, buyrun:

not: Redd, yaptığı coverlara klip çekmek suretiyle şarkının orijinalinin mirasını yemek gibi bir düşünceyi benimsemediğinden bu pek de video sayılmaz göreceğiniz üzere:


şimdi de sıra orijialinde. açıkçası -ki bu diyeceğimin Redd sevmemle alakası yok, samimiyetle ve kendi müzik beğenime dayanarak söylüyorum- FD'nin versiyonu sanki parçayı ilk kaydeden Redd'miş hissi uyandırdı bende. sözlerin o muhteşem ağırlığı, FD'nin tekerlememsi, çocuk şarkımsı yorumuyla hafifleyip kayboluyor, gereken etkiyi veremiyor gibi geldi. bir nevi hayal kırıklığı yaşadım da denebilir. bilmem siz de hemfikir olur musunuz ama...oynatalım uğur'cum

 

yukarıda da belirttiğim gibi, sözler FD'nin hayranı olduğum kelime oyunculuğunun çok güzel bir örneği fakat düzenlemesi şarkının yaratması gereken etkiyi alıp götürmüş - bence. sizin de fikrinizi ve burada kıyaslanabilecek parça önerilerinizi almak isterim şayet siz de ''esas bi de şu vardı moruk'' demek isterseniz. bu arada albümü satın almak suretiyle TEGV'e katkıda bulunmak için tık.

11 Ekim 2011 Salı

enteresan istekler vol.1


yaptığım işin en eğlenceli taraflarından biri de sahneye gelen istekler oluyor bazen. hiç gülmeyeceğimiz bir anda güldüreni de var, anlam veremediğimiz de, sitem edeni de, mektup gibi olanı da var, komple setlist şeklinde geleni de...bilmediğimiz şarkılar isteyenlere ise hiç girmeyelim, çıkamayabiliriz. öyle ki bazılarını hiç duymamış, öyle bir sanatçıyı hiç tanımıyor bile olabiliyorum şahsen.

bu postta ise arada bir gelen enteresan peçetelerden birini sizlerle paylaşmak istedim. altında isim yazmadığından sergilemekte sıkıntı duymadığım gibi, "blog benim, istek benim kime ne" diye de düşünmüyor değilim. iyice vurdumduymaz oldu bu da ha!


okunaksız bulanlar için gelsin: "Bundan 15 yıl önce burda "The Doors" çalardı.
Bunun hatrına Feridun Düzağaç'tan bir şarkı rica ediyorum"

isteğin "enteresanlığı" konusunu fazla kurcalamak istemiyorum lakin grupça The Doors - Feridun Düzağaç denklemini kuramadığımız bir gerçek. işin komik tarafı bu istek bana ortadan (tam Feridun Düzağaç'la başlayan satırın üstünden) katlı halde geldiğinden, önce alt tarafı okuyup bunu normal bir F.D. isteği sanmam, cümlenin başını sonra okudum.

işbu kuramadığımız denklemle ilgili de şair burada bana çaktırmadan laf mı sokmuştur, görürsem sorarım. hani "eskiden buralar hep dutluktu" gibi bir kinaye mi söz konusuydu acaba mısralarında? netice itibariyle kim saf, kim akıllı belli değil. heyhat! belki de "The Doors çalardı ama ben sizin ne tarz çaldığınızın farkındayım" demek isteyen bir bilinçli dinleyici de olabilir karşımızdaki.

buna benzer enteresan istekleri elime geçtikçe buradan yayınlama niyetindeyim. bu bağlamda dinlemeciler ayağını denk alabilir ya da bile bile reklam olma amaçlı hummalı çalışmalarına başlayabilirler.

hürmetler

z.


27 Eylül 2011 Salı

inanç


hak ettiğimi düşünüp de elde edemediğim şeylerle ilgili düşüncem, neticede gelecek olana henüz hazır olmadığım yönündedir.
bu kaderci bir davranış sayılmaz, en azından bana göre...
"hadi hayırlısı" ya da "ne yazıldıysa o olur" gibi bir düstura kapılıp olduğum yerde bekleyemem.
ama "neden hâlâ başıma gelmedi?" diye olmadık işlere de girişemem.
beni genel olarak tanımlayan "mantıklı" sıfatı buna ters zaten.
bu bir çeşit umuttur.
"hayır olandadır" demişti O bana pek çok kez, ben de inandım.
bilinen anlamda "inançlı" sayılmam lakin bir şeylere inandığım yadsınamaz.
neye inandığım ise sadece benim meselem, kimseyi ilgilendirmez.
işte bu "hazır olmadığım" geleceklere hazırlanmak için yaşıyorum içinde bulunduğum anı.
buna inanıyorum.
bu cümle dışında, hiç içinde "bugünkü aklım olsa..." geçen cümle kurmadım da.
"asıl orada şunu diyecektim ki..."yle hayat geçmez çünkü.
"o an" neyi gerektiriyorsa onu yaptım hep, mümkün oldukça da pişman olmamaya gayretliyim.
"gereklilik" ise görecelidir.
hayat da muharebelerden oluşur.


19 Ağustos 2011 Cuma

kafayı çizmemek için


kafayı çizmemek için çizim yapmaya başladım.
aslında bu daha önce yapmış olduklarımdan biri lakin şu an yeni çizdiklerimi aktaracak teknoloji elimin altında değil malesef, o nedenle bu temsili resim sayılır.

bunu nisan ayında Bahadır'la gittiğimiz Redd konserini takiben, konserin ilk yarısının tamamında çalınan Pink Floyd parçalarının fena halde etkisinde olduğum sırada (konserden 5 gün sonrasında bile olsa) çizmiştim. 
çoğu dostum ve hatta aile fertlerim tarafından bile halen tam olarak anlam verilemeyen Redd saplantımla ilgili 1-2 yazı da eski blogdan gelsin. ilk karşılaşmaya ait fotoğraflar da vardı hatta. konudan konuya atlamak konusunda da sınır tanımadığım buradan anlaşılabilir. kafamı toplayabilir ve fotoğrafları editleme işine de kaldığım yerden devam edebilirsem arada gittiğim 10 (yazıyla "on") konseri de bi şekilde kafaları bulandırmayacak şekilde yazabilirim, kendime güvenim tam.
hatta şu fotoğraf düzeltme işini de bir terapi gibi sürdürmek iyi bir fikir olabilir...hımm, bunu beğendim...

17 Ağustos 2011 Çarşamba

sebep?


merak ediyorum...

biri çıkıp ben iyice sıyırmadan açıklasa ya?
ya da hiç açıklamaya gerek kalmadan sonuca ulaşsa şu iş...

bu ara müzik de yok, delirmem an meselesi
ne dinleyebiliyorum, ne söyleyebiliyorum
bazı insanların ses tonuna bile dayanamıyorum ki aslında
müzik olmayınca kötü bir insan olduğumu bilecek kadar kendimi tanıyorum
başıma ne geliyorsa o müziksiz aralarda geliyor biliyorum

hadi artık...

16 Ağustos 2011 Salı

don't cry...


sanıyorum bir süre bu şekil görsel altı yazılarla geçiştireceğim blogu
photoblog desen değil, zira görüldüğü gibi "photo" denebilecek şeyler kullanmıyorum
yazmayı tasarladığım yazıları içinde bulunduğumuz buhrandan ötürü erteliyorum zira
ama buraya iki satır yazmadan da duramıyorum çünkü bir yandan başkalarının yazdıklarını okuyorum
bu buhran döneminde içimdeki canavarın yıllar sonra tekrar canlandığını farkediyorum
eskisi gibi agresif olmamak için çabam büyük
çünkü şimdiki halimle bile beni agresif sananların bazıları bundan 7-8 yıl evvel nasıldım bilmeden konuşuyor/düşünüyor, biliyorum
o halimi sevmiyorum, aramıyorum, özlemiyorum lakin şartlar bazen insanı istemediği hallere getirebiliyor malum
sakin olmam lazım...zaman ilaç dediler, bekle, gelecek dediler, inanmak istiyorum...

don't cry...


p.s.: bunun t-shirt'ünü yaptırmayı da düşündüm lakin kendime de küfrettirebilirim diye vazgeçtim. onun yerine bunu kendime düstur edinmeye karar verdim...

11 Ağustos 2011 Perşembe

kindar...


küsmek zaman kaybıdır,
ben küsmem, silerim...
saygılar...

19 Temmuz 2011 Salı

dövmeler, dövmelerimiz...vol.1

dövme konusu ne zaman açılsa herkesin bir diyeceği mutlaka vardır. bunlardan en popüleri sanıyorum -benimki gibi olmayan- ebeveynlerin "allah seni dövmeli isteseydi öyle yaratırdı" gibi hayatımda duyduğum en komik ve en manasız itiraz cümlesi. bununla karşılaşınca düz mantığa başvurup "saçımızı da boyatmayalım / makyaj da yapmayalım / tırnak da kesmeyelim vs. o zaman", hatta "giyinmemizi istese giysili yaratırdı, giyinmeyelim de o zaman" deme cesaretini bulup da bu radikal cevabı oracıkta yapıştırmış bir ergenle karşılaşabilmiş değilim henüz, üzücü...gerçi aynı hızla bir tokat da ona yapıştırılabilirdi sanıyorum, neyse bunu geçelim.

"Tokadı yirsing"
babadaki tatmin ifadesine dikkat
(alternatifim Tatar Ramazan'dı)

hangi ortamda açılırsa açılsın bu konu, orada bulunan kişiler, anında dövmesi olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrılırlar. olanlar -gösterilebilir yerlerindeyse- dövmelerini birbirlerine gösterir, kime, nerede, ne kadara ve kadar zamanda yaptıklarını bildirirler. bu dövmeli insanlar arasında tekmil vermek gibi bir durumdur. bu tekmile genelde eşlik eden hikaye de "bilmemkaç şişe bira aldık bi yandan içtik bi yandan yaptık" gibicesine bilinmese de olur cinsinden anketodlardır. dövmeciyle bira içebilecek kadar "dövmeci kankası" olmak adeta marifettir.

 ne enteresandır ki bu şekil onca hikaye duymuş olmama rağmen "iş başında bira içen dövmeci" fotosuna ulaşamadım gugılda (yoksa hepsi yalan mıydı? hımm...). onun yerine bunu buldum, idare edin gari, bu da bi nevi içiş.

dövmesini bizzat kendi tasarlamış biri olarak bu konu her açıldığında yaptırma hevesli genç arkadaşlara tavsiyem aynı oluyor "çok iyi düşün, doğru kararı ver, pişman olmayacağın bir şey yaptır". bu noktada herkesin aklına isim yazdırma sıkıntısı gelir sanıyorum. bu durumla ilgili görsel ararken karşıma ilk çıkanın taçlı bir dövme olması ise fevkalade manidar :)

bu gördüğünüz kocasından ayrılan Katie Price'ın Peter Andre'nin isminden kurtulma biçimi.
tanımam etmem beni bağlamaz lakin buradan çıkarılacak ders belli; adamla evlensen de isim yazdırma :)
(Princess de kızının adıymış, yanlış anlaşılmasın)

bu duruma referans verilebilecek olaya bizzat şahit olmuşluğum var. nereden baksan 3-4 yıl boyunca oraya buraya çiziktirmek suretiyle geliştirdiğim dövmemi en nihayetinde yaptırmaya gittiğimde istediğimi bir süre de bilgisayar başında tekrar oluşturmakla uğraşmıştım. bu süre zarfında dükkana iki kız geldi (küçüğünden), bir tanesi -yanlış hatırlıyor olabilirim de- ayağına mı bi yerine "V" harfi yaptırmak istedi. ilk bakışta her türlü anlam yüklenebilecek bu "V"yi kaligrafi kitabında ararken harfin alt kısmının düz -veya kırık, her neyse- değil de sivri olmasında acaip bi ısrarı vardı, dövmeyi yapacak abimiz "şu olsa? bu olsa?" dedikçe "yok altı sivri olacak" diye daralttı ("iki kanat" mode: on). bir süre sonra ısrarın sebebini döküldü, sevgilisinin adının baş harfiymiş (vahdettin diyelim kendisine) "v" lakin olur da, hayat bu, yarın öbür gün ayrılırlarsa kendi adının baş harfi olan "y"ye (ona da yaltıray diyelim mesela, olmaz mı?) dönüştürülmesi kolay olsun diye böyle sivri istermişti sevgili yaltıray. bu açıklama üzerine biz birbirimize bakıp içimizden "yuh ama" demişizdir muhtemelen, geçmiş gün hatırlayamıyorum.

şayet vücudunuzu Rick Genest gibi kompil kaplatma meraklısı/heveslisi değilseniz, şahsi kanaatim dövmelerin gösterilmesine dayalı giyime yönelmemek gerektiğidir.sayın Genest'in böyle bir derdi olmadığı aşikar fakat sen sevgili kardeşim, evet sen, omzuna gladyatör zırhı gibicesine bişi (ben bunun kötüsünü bizzat gördüm, bu iyisi) ya da göğsüne İlhan Mansız misali kartal dövmesi yaptırmaya niyet ettiysen rica ediyorum, çok rica ediyorum hem de, şöyle giyinme gözünün yağını yiyim!

Simon Cowell da malzeme oldu ya la!
her nasıl olduysa dövmeyi göstermek uğruna orayı burayı açan adam fotoğrafı bulamadım bizzat zilyon tane görmüş olmama rağmen...

yani omuzdakini göstermek adına tshirt kolunu sıyırmayı filan anlarım ama şekilde görüldüğü üzere önünü fütursuzca açan adamın, gömleğin tahmin edeceğiniz üzere öyle sabit durmaması gibi bir problemi de var bununla birlikte, saç değil ki spreyle kazıklaştırasın! sürekli olarak o gömleğin dövmeyi gizleme gafletinde bulunan sinsi tarafını -sanki çok da doğal bi hareketmiş, "aman bi sıcak mı olmuş ne?" gibicesine- açma, geriye atma, origamik katlama filan gibi hareketlere yönelmek söz konusu burada. bu rahatsızlığımı ayyuka çıkaran olay da şu oldu; 1-2 ay önce hava -mevsim normalleri diye bişi kalmadığından- o kadar da sıcak değilken bir çift, çaldığımız mekanda en ön masadaydı. kızın suratsızlığı ve negatif enerjisini bir başka yazıda işleyeceğim lakin yanındaki adamın kıza yaranmak için yaptığı binbir türlü maymunluğun yanında az önce bahsettiğim şu "gladyatör zırhı omzu" olduğunu tahmin ettiğim dövmeyi göstermek için şekilden şekile girmesinin, ben sahneden her seyirciyle aşağı yukarı aynı ölçüde göz teması kurmaya çalışırken ne kadar dikkat dağıtıcı bir hareket silsilesi olduğunu varın siz gözünüzde canlandırın muhterem okurlar. yapma güzel kardeşim, yapma canım...

uzunca bir süredir dövmeli insanların arasında bulunmuş biri olarak şahsi kanaatim görünmeyen dövmenin daha güzel olduğu şeklindedir. yani demem o ki o dövme elbet bi şekilde görünecek, belki sadece yazın bikini/mayo giyildiğinde, belki sadece sevgilinin gözüne özel gösterimlerde, az sayıda olmasını tercih ve temenni ettiğim doktor ziyaretlerinde ya da en basitinden anca yazın t-shirt giyilince ama yaptırma amacını da iyi düşünmekte fayda var. mesela miami ink, l.a. ink veya kat von d'nin şovunu izlemiş olanlar örneklerini bilir, adamın -atıyorum şimdi- köpeği ölmüştür onun fotoğrafını yaptırır/adını yazdırır, gitar çalmak hayatıdır gider en sevdiği gitarını sırtına yaptırır, büyük bir badire atlatmıştır kendisine bu başarısını hatırlatacak ve hayatının geri kalanında cesaret verecek bi sembol yaptırır, gönül verdiği takımın amblemini yaptırır (bkz. aşağıdaki örnek) vs vs. ama sırf yaptırmış olmak adına yaptırmış gibi görünmemek için mütemadiyen bir gösterme çabası içersinde olmamak lazım diye düşünüyorum.

sevgili kuzenim Barış'ın aşağı yukarı 1 yıl evvel yaptırdığı dövme
işçilik güzel, konu sade ve anlamlı...
bilin bakalım hangi takımı tutuyor

baktım ki dövme konusunda yazdıkça yazıyorum, TLDR olmasın diye buradan ikiye böleyim dedim konuyu. dövmeyle ilgili engerekli çıngıraklı diğer fikirlerim de ikinci yazıya kısmetmiş. ben de bu arada meramımı anlatmamda destek olacak biraz daha malzeme toplayacağım müsadenizle...

esen kalın...


aşağı yukarı 1 yıl sonra gelen edit:

yukarıda Simon Cowell'ı metalaştırdığım mevzuya esas örneği o kadar uzaklarda aramaya gerek yokmuş meğer.  antalya'dan taze geldi, buyrun sıcakken yiyin:


bu artiz beyefendi Erdem Denkli adında yetenekli bir fotoğrafçı olup, kendisini 'gereksiz dövme gösterme çabası' konusunda böyle ulu orta gömmeme izin verdiği için fevkalade yüce gönüllü bir zattır.
her ne kadar fotoğrafın başarısı ve Erdem'in karizması yukarıda vermeye çalıştığım mesajı unuttursa da söz verdim, koymazsam ayıp olur diyerek sizleri onun bloguna da bir göz atmaya davet ediyorum.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

yogun istegim üzerine...


inat...

bir adım lazım
ben atmıyorum...
herkes kendine göre haklıdır
daha haklı?
kime göre?
neye göre?
kim bencil?
kim düşünceli?
oylama mı yapılacak?
"sen de hiç aramıyorsun" diyen, sen ne kadar arıyorsun?
arama önceliğini kim/ne belirliyor?
yaşa göre midir, statüye göre midir, nedir yani?

"görüşmek isteyen arar"


4 ay önce eski blog sayfama yazdığım yazıdır. 4 aydır bir şey değişmedi...statükoyu korumak iyidir bazen...

30 Haziran 2011 Perşembe

friends will be friends...

bazen öyle bir an aklıma/aklına öyle bir şarkı gelir ki içinde bulunduğum/bulunduğun durumu bu kadar net, bu kadar ayrıntılı tasvir etmesi için benim/senin yazmış olmam/olman gerekir derim/dersin!

işte bu da onlardan biri...şu an için...

aslında ilk paylaştığım parçanın bu olması gerekirdi blogun yapısı gereği
geç olsun, güç olmasın...

sözleri böyle:

Another red letter day,
So the pound has dropped and the children are creating,
The other half ran away,
Taking all the cash and leaving you with the lumber,
Got a pain in the chest,
Doctors on strike what you need is a rest

It's not easy love, but you've got friends you can trust,
Friends will be friends,
When you're in need of love they give you care and attention,
Friends will be friends,
When you're through with life and all hope is lost,
Hold out your hand cos friends will be friends right till the end

Now it's a beautiful day,
The postman delivered a letter from your lover,
Only a phone call away,
You tried to track him down but somebody stole his number,
As a matter of fact,
You're getting used to life without him in your way

It's so easy now, cos you got friends you can trust,
Friends will be friends,
When you're in need of love they give you care and attention,
Friends will be friends,
When you're through with life and all hope is lost,
Hold out your hand cos friends will be friends (right till the end) 

bunları iki taraflı dinlemek gerek, senin/benim için...

mırıldanarak uzaklaşma vakti


''...as a matter of fact, you're getting used to life without him in your way...it's so easy now...''


28 Haziran 2011 Salı

alakasız...

yazmaya başlayıp birtakım teknik aksaklıklar (bkz. blogger'a alışamamak) nedeniyle tamamlayamadığım büyük eserlerimi bir kenarda boynu bükük bırakmak pahasına şöyle bişi yapayım dedim ve daha geçen hafta ''ben de bunu ne zamandır kullanmıyorum'' dediğim mp3 player'ımın içindeki ''yarı nostaljik'' eserlerden bi kuple sunmaya karar verdim.

mp3 player'ın içeriğinin güncellenememesi de tamamiyle sony'nin b** yemesidir çok afedersiniz. zatıalileri (bu kelimeyi yazarken her seferinde tdk'ya başvuruyorum, evet) her nedense eski seri ürünlerinin, parça yüklemek için zaruri olan yazılımlarını mac kullanıcıları (nasil diyoğlağ ''mac user''?) için tasarlama zahmetine girmediklerinden fevkalade madurum! buradan yetkililere bir kez daha sesleniyorum! noolacak bu atrac çalan cihaz? he?

sinirli tüketici yanımı bir kenara koyup sadede geleyim. bu gecenin şarkısı şudur:


sözleri budur:

Don't lose your head 
I know the damage has been done 
I know that I was In the wrong 
I should have told you 

What can I say? 
Has probably been said 
You probably wish that I was dead 
And I don't blame you 

You won't believe me but ok 
It wasn't meant to be this way 
But at the end of the day 
I still love you 

I'll walk away so dry your eyes 
Can I just apologize? 
I know I hurt you 
I didn't mean to 

Look at the damage we have done 
Look at the damage 
I thought you were the one 
Look at the damage 

Look at the damage we have done 
Broken dreams and shattered love 
What can we salvage? 
Look at the damage 

Damage 
Look at the damage 
Damage 

To tell the truth 
This didn't happen overnight 
Just like we lost the will to fight 
About a year ago 
Just got too familiar 
And started living separate lives 

We were wanting different things 
And didn't communicate 
Till it was too late 
You drifted further from my mind 
It was so easily untied 
It's unbelieveable 

Don't be unkind, you'll come undone 
You're still a child at 21 
So go ahead 
Find someone who really needs you 

Look at the damage we have done 
Look at the damage 
I thought you were the one 
Look at the damage 
Look at the damage we have done 
Broken dreams and shattered love 
What can we salvage? 
Look at the damage 

Look at the damage 
Look at the damage 
Damage 
Damage 




sözlerin çevirisi de na budur desem de inanmayın zira üşeniyorum an itibariyle, bi boş vaktimde inşallah.

eh hadi hasta ziyaretinin de kısası makbuldür malum, bize müsaade...geçmiş olsun tekrar. öpmiyim bulaşmasın...

22 Haziran 2011 Çarşamba

for those of you who don't know me that well...

profilde de bahsettiğim önü alınamaz taç takıntımı ele almanın zamanı geldi! oh yeah! aslında hepsini bir kolaj yapıp öyle sunayım dedim lakin anısı olanlara haksızlık olur -bi de hemencecik bitiverir- diye ayrı ayrı koymaya karar verdim. sonuna kadar arkasındayım bu kararın, işte buyrun:

hepsini tek başına koyup da okuyucu daraltma timiymişcesine hareket etmiş olmamak adına
kendi çapımda gruplandırdım taçlarımı.
burada gördüğünüz kolye sanıyorum taçlarımın ilki olsa gerek.
açık konuşayım bunu, şimdi karşılaşmadıkça görüşmediğim bir arkadaşımla o zamanlar (rahat 4-5 yıl önce) MNG Outlet'te gezerken kendime "ev hediyesi" olarak aldırmıştım (o sıra hediyeye bahane olacak tek şey yeni taşınmış olmamdı zira). zincirin geçtiği kısımdaki haç figürü yüzünden tuhaf yorumlar almadım diyemem...
küpeleri de yanlış hatırlamıyorsam Tunalı'daki pasajlardan birinin alt katında -kalmakla iyi etmiş, keşfedilmediği için güzel ama bir o kadar da pahalı- bir dükkandan (galiba adı Chic'ti) Ezgi'yle birlikte gezerken almıştım. ne de iyi etmiştim, eferim!


burada gördükleriniz ise aslen tek bir zincirden sallanan kolye uzantılarıdır. muhtemelen bunu alırken tacı görüp delirdiğimden diğer uzantıları pek sallamamış olabilirim ama hanedanla alakasından ötürü pek sevdiğim bir diğer sembol olan fleur-de-lis'in de bir diğer uçta bulunması "çarşıdan aldım bir tane..." etkisi yaratmış olabilir, geçmiş zaman, pek hatırlamıyorum şimdi. tahmin edilebileceği gibi şangır şungur bir aksesuar olduğundan sürekli taktıklarımdan değil kendisi...

bu da bir kolye ucu olup kendisi -vay anasını galiba b12 eksikliği var bende- "sanırım" Mudo Concept'ten alınmış olabilir...galiba...heralde...tabii canım! uzaktan anahtar görünümü sunsa da yakından bakıldığında ayrıntısındaki taç belli. şu an böyle tek başına, şanına yakışır bir kesenin içinde duruyor zira zincirin geçtiği nokta -görüldüğü gibi- kırılmış durumda...acımız büyük...bu sefer güldürmedi...

aslen bunu buraya koyup koymamakta kararsızdım zira taç öğresi düşünülerek alınmış bir aksesuar değildi. bunu da Ezgi almıştı bana sağolsun, sanıyorum Accessorize'da beğendiğimi çok belli etmiştim bunu. aslında ilk geldiğinde kolye ucu değil -galiba!- anahtarlıktı...ya da öyle bişi...ama bir de pelerini vardı, bak onu gayet net hatırlıyorum, hatta biliyorum çünkü geri dikerim diye sakladım! zaten kolye ucu olmadığı da taktığım zincirin tacın içinden geçmesinden belli.

işte bunları o kadar alakasız bir anda, o kadar alakasız bir yerden aldım ki unutmak mümkün değil!
sevgili kardeşim Gamze'yle meşhur istanbul seyahatlerimizden birinden -beni zorlamayın tarihlerle dönerim bak!- dönerken molayı verdiğimiz tesisin yanında Adidas Outlet'i vardı fevkalade anlamsızlığıyla. ama o an o dükkanın açılış amacı anlaşıldı, ben bu kollukları (nasil diyollağ ''sleeve''?), bunlarla uyumlu -burada görünmeyen- eldivenleri ve bu muhteşem şapkayı alayım diyeydi işte! artık kapanmıştır, aranmayın. 
daha sonra bu serinin beresini de internetten aldım efenim, saygılar...
Adidas demişken Adidas'ın Missy Elliott adına ürettiği -ve dolayısıyla her ürünle olmasa da çoğuyla akıl sağlımı epey zorladığı- koleksiyondan bir de çantam vardı lakin klipsinin iki kez üst üste bozulması sonucu Adidas süper bir müşteri memnuniyeti politikası izledi ve ilk alışımın üzerinden 1,5 yıl geçmiş olmasına rağmen hediye çekiyle bu durumu telafi etti, teşekkürü borç bilirim.
iyiden iyiyle sıyırmış görünmemek için bahsi geçen diğer ürünlerin fotolarını koymuyorum artık, yeter...


bu da ''beni bilen biliyor'' koleksiyonundan, üniversiteden, 9 yıllık arkadaşım Kamer'in bana geçen seneki doğumgünü hediyesi. bilumum sakarlıktan, başından geçen taşınmalardan ve demliğin bendeki çaydanlığa tam oturmayışından (tüm suç bende olamaz ya!) birkaç ucu kırık malesef görüldüğü gibi. üzüldük tabii...bir de keşke üzerinde ''high tea'' yerine ''royaltea'' (royalty gibicesine hani?) yazsalarmış dedik elbet, daha esprili olmaz mıydı a dostlar?
tabii bu arada her ne kadar biz bunu taç olarak kabul ettiysek de uçlar aynı zamanda şunu andırmak için tasarlanmış gibi duruyor. olsun yine de onların ne gösterdiği değil, bizim ne gördüğümüz önemli.
arkadaşlarınızın sizi ne kadar tanıdığını gösteren bu tip küçük şeyler gerçekten büyük mutluluk veriyor elbet...


işte bu da o göstergelerden bir diğeri! aynı doğumgünü gelen bir diğer hediye sevgili dostum Bilun'dan, özel hazırlanmış, üzerinde birlikte fotoğraflarımız olan bir kutuda geldi. aslında Bilun ve Murat'tan demek lazım fakat ben Murat'tan o kadar incelik beklemiyordum ne yalan söyleyeyim, seçen kesin Bilun olmuştur bunları. bunlar ne ola ki diyenler için şunlar gibi bişiler, masada oturulacak yeri gösterme amaçlı. ama benim kime nereye oturacağını söyleyecek otoritem olmadığından bunları küçük fotoğraflar için kullanmam düşünüldü, muhteşem değil mi?


lafı yeterince uzattım, 5 tl'ye alınmış t-shirttür arz ederim...bilemedin 6 yani.

evet yine ''b.b.b'' koleksiyonundan geliyor, Ezgi Jo'nun taa evropalardan bulup getirdiği 4'lü setin biri. hatta yakmaya öyle bi kıyamıyorum ki fotoğrafı çeker çekmez söndürdüm, o derece!


bu manyaklığın son parçası -ufak tefek zımbırtıları saymıyorum artık- işte bu yüzüktür. aldığımdan beri elime bakar oldum, kaybedilmemesi gereken yüzük sayım üçe çıktı. çevremde de öyle beğenildi ki bunun büyüğünü gerçekten de taç olarak yaptırırdım diyen çıktı.

aslında bu blogun adını biraz açmaya yönelik yazdığım bu okuyana sıkıcı ama benim için de bir o kadar keyifli yazının burada sonuna geldim...nihayet, ben de ne zamandır yazsam da bitse diyordum.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Budur

Dün şirket bilgisayarında bulamadığıma üzüldüğüm görsel budur. Sözünü tutan bir blogger olmaya ant içtim!



evdeymiş, oh...