konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2014 Salı

Redd'in "dağılma" haberi üzerine...haddim olmadan

12 Eylül Cuma günü şöyle bir açıklamayla karşılaştık...


O günden beri bu açıklama üzerine grubu tanıyan ve sevenler olarak aramızda söz konusu "dağılma"yı konuşuyoruz. Haberi benim ilettiklerim arasında çok şaşıran da oldu, "bekliyorduk" diyen de...ben ilk etapta "noluyo lan?" deyip akabinde "e normal aslında" diyenlerdenim. Bunu destekleyecek 30 küsür konserlik gözlemim mevcut.

Şimdi haddim olmadan bu konuda biraz ahkam kesicem müsadenizle.

Bu paylaşımın altına yorum yapmak şöyle dursun, grubun elemanlarının durumla alakasız sosyal medya paylaşımlarının altına bile "çok üzüldük. neden böyle oldu? ayıp olmadı mı?" minvalli yorum yapan yüzler, belki milyonlar olmuş ve sayıları halen artıyor.


Sonra yukarda görüldüğü gibi bir tepkiyle karşılaşıyoruz Doğan Duru'dan (bunun dışında bir cevap da görmedim kendisinden, belki bana denk gelmedi). Dinleyiciye böyle çıkışması, tabiri caizse "düşene bir tekme de onun vurması" doğru mudur, yanlış mıdır ayrı bir tartışma konusu ama özünde düşünce biçimini anlıyorum, bu işin -onun kadar olmasa da- içinde bir insan olarak. Seyircinin giriş ücreti ya da bilet parası vererek ya da mekanda içki içerek, albümleri satın alarak vs. sahnedekini satın almış olduğunu düşünmesi konusuna değinmiştim daha önce, bu tepki de aşağı yukarı aynı şeyi diyor aslında. Katılmıyorum diyemem. Belki -böyle- dile getirmeseydi daha iyiydi diyebilirim. En azından insanlar sakinleşene kadar (burada da kendisine verilen cevaba bakalım). Ama bu da Doğan Duru'yu bunca yılın sonunda tanıyamadığıma işaret edecektir, söz konusu o olduğunda "az bile söylemiş, kendini tutmuş" demem daha doğru olacaktır belki.

Dinleyicilerin aşırı tepkilerine geri gelince..."Aşırı" diyorum çünkü grupların dağılması -aslında bu durumda dağılma söz konusu değil, ayrılık var sadece ama- bu işin "fıtratında var" denebilir. Belki lokal bir cover grubunu Redd'le karşılaştırmam abes ama ben gruba girdiğim sıra birlikte çaldığımız arkadaşların hiçbiri yok şu anki kadroda. Yaklaşık 5 yıllık mazimizde 7 kişi ayrılmış/göndermişiz, arada idareten bize katılanları saymazsam. 

Nedenlere gelince "insan faktörü" her yerde olduğu gibi burada da devrede. Anlaşamadığınız biriyle müzik de yapamazsınız takdir edersiniz ki. Hadi yaptınız diyelim, bu artık müzisyenlikten çıkar, esnaflığa girer ve ne sahnedeki müzisyenler ne de seyirci zevk alır yapılan işten. Konserden konsere görüşüp, birbirinizden hiç haz etmemenize rağmen çıkar işinizi yapar, bitince de paranızı alır evinize gidersiniz...ne anladık o işten? Kimisi buna "profesyonellik" diyebilir tabii ama standart bir pop orkestrasından, düğünlere giden ekstra müzisyenlerinden ne farkınız kalır? Anlaşmazlığı uzatmamak en sağlıklısıdır. Özellikle de ortada üretim varsa.

---Bu arada ben bu yazıyı yazarken Redd'in geri kalan üyeleri -Doğan ve Güneş Duru ve Berke Özgümüş- aşağıdaki açıklamayı grubun resmi sitesinden duyurmuş.



Hayranlar "neden siz de bir açıklama yapmıyorsunuz?" sorularına buradan cevap bulmuş olabilirler lakin yine de bu paylaşımın da altında yüzlerce yorum olduğunu söylememe gerek yok sanıyorum. Hala da epey sinirliler doğrusu.---

Aslında sorulması gereken en basit soru şu: Redd'in her birini ayrı sevdiğim saygıdeğer üyeleri sırf hayranları üzülüyor diye bu karardan vaz mı geçmeli?

Bir başka soruyla analoji oluşturayım: Siz sırf ortak arkadaşlarınız üzülür diye geçinemediğiniz sevgilinizle ilişkinizi kavga dövüş sürdürüyor musunuz?

Cevap yeterince açık sanıyorum...

Örnekleri kademe kademe büyütmek gerekirse ülkemizin sayılı köklü gruplarından Pentagram'ı örnek gösterebilirim. Demir Demirkan, Ogün Sanlısoy ve Murat İlkan giderken neredeydiniz? Yahut daha da geriye gitmek gerekirse Mavi Sakal Tibet Ağırtan'ın yerine Genç Osman Yavaş'ı getirdiğinde? Ve tabii sonra tekrar Tibet Ağırtan'ı getirdiğinde? Müzik bir şekilde devam eder...istenirse. Dinleyici de "ben önceki/son halini seviyor(d)um moruk" deme hakkına sahiptir. 


Hatipoğlu kardeşlerin açıklamasının "Biz gidiyoruz, kalanlar da bu ismi kullanmasın" diye özetlenebilecek kısmına gelirsek bunu okuyan Redd hayranlarının iyi bileceğini düşündüğüm, etkili olacağına inandığım bir örnek var. Syd Barrett Pink Floyd'dan "ayrıldığında" Pink Floyd'a "grubun adını değiştirin" demiş midir? Neticede grubu bizzat kurmuş, adını koymuş ve ilk albümün neredeyse tamamını yazmış bir müzisyen olarak bunu diyemez miydi (ayık olduğu zamanlar tabii)? Bu örnek biraz uçuk olmuş olabilir lakin demek istediğim anlaşılmıştır sanıyorum. Bunun gibi daha nice örnekler verilebilir elbet...(Metallica? Deep Purple? Aerosmith? Siz de aklınıza gelenlere bir bakın) Kadrosu kurulduğu günkü gibi kalan grupların değişenlerden sayıca fazla olduğunu düşünmüyorum. Ortada bunu gerektiren hukuki bir durum, "Redd sadece bu kişilerden oluşabilir" gibi bir madde içeren sözleşme varsa o zaman bunu tartışmak haybeye konuşmak olacağı gibi, böyle bir açıklamaya da gerek bırakmayacaktı sanıyorum.

Yeri gelmişken daha yakın bir örnek benim bundan önceki grubumdan gelsin. Beni gruba aldığı gibi atma hakkını da kendinde gören bir arkadaş, benim gönderilmem sonucu grupta kendisi hariç kim varsa hepsinin ayrılmasıyla karşı karşıya kaldı da yine de grubun orijinal ismi kendisinde kaldı yahu, ne diyorsunuz? 

Önceki örneğe geri dönerek çemberi ve yazıyı tamamlamak istiyorum. Syd Barrett'ın yerine Pink Floyd'a kimin girdiğini düşünürsek, her ayrılığı dünyanın sonu gibi tanımlamaktan vazgeçebiliriz. İnanıyorum ki bu ayrılık "bir devrin sonu" olduğu kadar "yeni bir sayfa" da olacaktır. Gruba inancını yitirmeyen dinleyiciler reformu gözlemleyip hangi halini sevdiklerine karar vereceklerdir sanıyorum. İsterlerse "bitti" deyip bugüne kadarki albümleri dinlerler, isterlerse yeni albümleri heyecanla beklerler...önümüzdeki konserlere bakalım.

Sevgiler, saygılar,

Z.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Müzisyene Saygı Kuşağı

öncelikle az sonra okuyacağınız yazının lüzumsuz uzunluğu için baştan özür dilerim. ama yazmam lazımdı (yani bana göre lüzumlu). amacım bazılarınızın ağustos dolayları twitter'da denk gelmiş olabileceği "biz şöyle kaliteli müzisyenizdir, senin bilmemnerelerde dinlediğin gibi şarkılar yapmayız taaam mı?" minvalli, müzisyeni yüceltip dinleyeni gömen bir tavır sergilemek değil, bunu da baştan muştulamış olayım (denk gelmediysen sor, kim olduğunu söylerim çaktırmadan).

ben şarkı söylerim, bilen bilir. bilmek şart değil, bilmemek de ayıp değil. kendime "müzisyen" demeyi de sevmem. hele "sanatçı", asla! o terimlerin altını dolduracak niteliği görmedim kendimde hiç. ben en basitinden "şarkıcıyım", işim icra etmektir, üretmek değil (henüz).

"çocukluğundan beri şarkı söylemeyi çok seven Zeynep, 5 yaşında saç fırçasından mikrofon yaparak başlayan müzik hayatını..." diye sadede gelecek değilim de ben bu işe profesyonel olarak girişeli 9 yıl olacak bu aralık ayında (hatta yılbaşında). iyi ki de hiç bırakmamışım bu işin peşini. her gün de şükrederim bu sese, birlikte çalıştığım iyi müzisyenlere, desteğini esirgemeyenlere ve yoluma taş konmadığına (konmuşsa da farketmeyip geçtiğime).

gel gör ki dost meclislerinde -özellikle beni ilk kez dinlemiş arkadaşlarla sohbette- açılan bir konu var ki döner dolaşır tekrar gündeme gelir: "bi acaip seyirciler"

bu kavmi başka türlü adlandıramadım ortam gereği takındığım terbiyeden ötürü. lakin değinmeden, bu konuyla ilgili iki kelam etmeden de geçemiyorum. facebook'ta çok sevdiğim bir müzisyen abim paylaşmıştı aşağıdaki müzisyen manifestosunu, belki görmüşsünüzdür. görmeyenler için geliyor...
işbu manifesto benim de örneklendirmek istediğim noktalara değiniyor. özellikle 2. madde benim başımı çok ağrıtan bir durumdur ve bu konuda yalnız olmadığıma eminim.

artık teknolojinin bu kadar gelişmesinden midir, "kapitalizmin kölesi" oluşumuzdan mı bilinmez, seyirci diye genellemek istemem de yukarda bahsi geçen "bi acaip seyirciler kavmi" bir mekana sandığınız gibi eğlenmeye, müzik dinlemeye, rahatlamaya, kafasını dağıtmaya değil "parasının karşılığını almaya" geliyor. gelirken ve dönerken bindiği taksiye, içerde içtiği içkiye ya da girişe verdiği paranın karşılığını benden, bizden çıkarmak gibi bir misyonu var bunların. başaramazlarsa hiddetleniyorlar ablam. müsaadenizle şöyle örneklendireyim:

(programı bitirdik, toplanıyoruz)
- sizden bir şarkı istemiştim (i will always love you) çalmadınız? bir saattir bekliyordum!
+ kusura bakmayın lütfen. kasıtlı değil, bilmediğimizden çalamadık (her zamanki açıklamamın özeti)
- nasıl bilmezsiniz? herkes biliyor!
+ şarkıyı biliyoruz elbet ama hiç çalmadık daha önce, bilmiyoruz derken onu demek istedim.
- nasıl olur ya? tüm dünya biliyor!
+ e gidin tüm dünyadan dinleyin o zaman! (belli bir saatten sonra şalter atıyor tabii bende de)

bu okuduğunuz diyalog based on a true story dediğimiz cinsten. 1 ay kadar önce gerçekleşti. seyircinin istek yaparkenki çıkış noktasını anlayabiliyorum çoğu zaman. misal, Erkin Koray çaldıysanız üzerine bir Cem Karaca veya Barış Manço isteğiyle burun buruna kalabiliyorsunuz. bu çok doğal bir reaksiyon elbette. refleks veya serbest çağrışım da denebilir. "onu çaldıysa bunu da çalar" düşüncesi. lakin ki öyle değildir. repertuar kısıtlı bir şeydir, birini bilmeniz öbürünü de bilmenizi gerektirmez ama yooo! youtube'da öneriler var, dinlediğiniz türe, şarkıya veya sanatçıya göre çıkan, onlardan beğendiğini tıklıyorsun hop o çalıyor! neden bende öyle öneriler yok? neden peçeteye yazılan hemen çalınmıyor? e ben insanım, ondan olmasın? yoo dostum yoo, kavim senden youtube performansı bekliyor! yüzlerini kara çıkarma!

şimdi bu kavmin daha enteresan bir üyesiyle karşınızdayım:

(saat 03:25. grubu tanıtmışım, teşekkür ediyorum, iyi geceler diliyorum, derken bir peçete geldi. ben de -zaten bilmediğimiz bir şarkı olduğundan "maalesef" deyip konuyu toparladım ve zaten uzamış olan programı bitirdim)
- pardon bakar mısınız? size bir istek gönderdim çalmadınız?
+ kusura bakmayın lütfen. bilmediğimizden çalamadık. programı da bitiriyorduk zaten gördüğünüz gibi.
- ama bugün benim doğumgünüm! ayıp olmuyor mu?
+ keşke daha önce söyleseydiniz, o olmasa bile başka bir şey çalardık sizin için. 
- ya siz tek başınıza söyleseniz de olur. ben orkestranızı değil sizi seviyorum, takip ediyorum, sizin için geldim. söyleyemez misiniz?
+ kusura bakmayın, tonmayster arkadaş müzik çalmaya başladı ve sahne toplanıyor, başka zaman inşallah.
- çok ayıp ama bu yaptığınız (vs. derken arkadaşı gelip aldı hanımefendiyi)
(hanımefendi yılmadı, daha agresif bir tonla tekrar atağa geçti 2 dakika sonra)
- ya ben çok istiyorum bana söylemenizi. hiç olmazsa masamıza gelip bana söyleseniz 2 kuple?
+ (yüzümdeki YOK ARTIK! ifadesini silmeye çalışarak) bakın anlıyorum ama benim de dinlemem lazım takdir edersiniz ki...
- (işte burada biraz çirkefleşerek) haa size hayatta başarılar o zaman! yolunuz açık olsun! (yine arkadaşı gelip özür dileyerek, teşekkür ederek aldı hanımefendiyi)

şimdi buna 3 saatlik performansın yorgunluğunu mu anlatacaksın (3. maddeye referansla), "ben orkestranızı değil sizi seviyorum"daki arkadaşlarıma saygısızlığını mı vurgulayacaksın yoksa "masamıza gelip bana söyleseniz"deki konsomatris muamelesine mi kızacaksın? hiçbirini yapamıyorsun elbet. "hıhı sağolun" deyip gitmek düşüyor sana. bkz. saygısızlığı yutmak zorunda kalmak.

aynı program sırasında bir de şöylesi geldi başımıza:

- bizim arkadaşlarımız evlendiler de...
+ evet biz de tebrik ettik az önce, buyrun?
- sil baştan'ı istiyorlar.
+ tabii, sonlara doğru çalarız onu (neden? yavaş çünkü, o sıra en hareketli yerindeyiz işin)
- yalnız benim söylememi istiyorlar!

şimdi burada biraz duralım...durduk mu? hah! tabii ki buna hayır dedim ve olmayacağına ikna etmem biraz zaman aldı. burada "ya benden iyiyse" gibi bir kaygı olmadığını özellikle belirteyim. benden iyiyse ben de ondan bir şeyler öğrenmeyi isterim zira. yine bilen bilir, sahneyi paylaşmayla ilgili hiç sıkıntım yoktur. fakat bendeniz bu işi yapan bir kimse olmama rağmen yıllar içersinde "çağırılmadığım sahneye çıkmama"yı düstur edinmiş biriyken, sen kimsin? çok başarılı bir müzisyensen de tanımıyorsak o bizim ayıbımız elbet lakin tanımadığım seni sahneye alarak seninle beraber ne gibi riskler aldığımı bilebilir misin? bilsen sormazsın.

sahneye çıktığım yaklaşık 9 yıllık süre içersinde bu hataya birkaç kez düşmüş biriyim. neler olabileceğini tahmin edersiniz. çıkan kişinin ses aralığı sizinkiyle aynı olmadığından enstrümanistleri ters köşeye yatırma olasılığı var. siz parçayı değişik bir trafikle çalıyorsunuzdur, çıkan kişi orijinaline göre söylemeye çalışır (ya da tam tersi). sesinin kendini inandırdığı kadar güzel olmaması ihtimaline ise hiç girmiyorum! benim bir program boyunca elimde tutmaya çalıştığım seyirciyi kaçırdığını düşünebiliyor musunuz? ben düşünmek bile istemiyorum... evlenen çiftin bana saygısızlığına ("sen in de bizim arkadaş söylesin"cilik) ise hiç girmiyorum! bunu Ajda Pekkan'a yaptığını düşünsene! "arkadaşlar Yeniden Başlasın'ı benim söylememi istiyor bi zahmet çekilirsen"...hıhı, tamam...

bu "bi acayip seyirci kavmi"nin mensuplarının türlü çeşitli davranışları saymakla bitmez. hatta bu anlattıklarım hiçbir şey değil (biz ne badireler atlattık hey yavrum hey!) lakin yazdıkça cinlerimin tepeme çıkması gibi bir durum oluştu. hele bir de bu anlattıklarım sırf geçtiğimiz ay, hatta sadece 2 programda yaşadıklarım, 9 senede neler gördüm siz düşünün (ya da bi ara beni bi boş zamanımda yakalayın anlatayım).

diyeceğim o ki müzisyen (ya da benim gibi sadece "şarkıcı"), dinleyenin taksi parası, giriş ücreti, içkiye ödediği mebla ve hatta daha ilersinde albüm veya konser bileti fiyatı üzerinden "satın aldığı" bir meta değildir. işin içine "insan faktörü" de dahil olduğundan sahnedekinin sizin beklediğinizi yapmaması olasılığı göz ardı edilmemelidir (sinemada tarantino'ya istek yapabiliyor musunuz? peki karşılığını alabiliyor musunuz?). işi, en basit tanımıyla, "eğlendirmek" olan bu insanların eğlenmeye de ihtiyacı olduğu -ve bu da interaktif gibi en azından asgari düzeyde saygıyı da hak ettikleri unutulmamalıdır.

bak sonra delirip twitter'dan millete "biz senin bildiğin müzisyenlerden değiliz" diye artistlik yapıyoruz, görüyorsun ;).



"bir dahaki sefere kadar" demiş ecnebiler
z.

22 Ocak 2013 Salı

halimden konan anlar...

+ dün bi konsere gittik moruk, adamlar çok iyiydi.
- kimin konseri?
+ Halimden Konan Anlar.
- kim anlar??






dalga geçmiyorum bak, bu ve benzeri diyaloglarla süsleniyor Halimden Konan Anlar'la ilgili muhabbetler. ben nerden duydum, ilk nerde gördüm, kim gösterdi, kendim mi denk geldim hiç hatırlamıyorum. kafamda beni buna yöneltebilecek 1-2 şüpheli vardı, onlar da ilk kez benden duyduklarını söylediler, komplo teorileri suya düştü. ben yaptıkları müziği tarif edecek halde değilim an itibariyle, edebilecekken yazsaydım daha iyiydi tabii ama olsun aklımda kalacağına buralara bir yere notunu düşeyim.

bizim millette hastalık bu, "bişiyi -illa- başka bişiye benzetme". kıyaslamayı tanımlama yöntemi olarak kullanmaya bayılırız. söz konusu Halimden Konan Anlar (bundan böyle "h.k.a." diye geçecektir) olunca da devreye Büyük Ev Ablukada giriyor kutsal bilgi kaynağımız, canımız (!) "ekşi"den okuduklarıma bakılırsa. yalan olmasın, "napıyo abi onlar?" diye soranlara ben de "Büyük Ev Ablukada'yı (b.e.a. diye anılacaktır gari) bildin mi?" diye sormadım değil. ha ben b.e.a.'yı çok mu bilirim o ayrı da zaten karşı taraf "yok bilemedim" dediği anda anlatıma hizmet edecek hiçbir şey kalmıyordu elimde.

şimdi benim bu b.e.a.'yı pek de iyi bilmeyen halim süregelirken karşıma h.k.a. çıkınca ilkini daha iyi öğrenmeyi pek de sallamadım açıkçası (bi de üstüne Bartu Küçükçağlayan'ın "yalan dünya'nın orçun'u"na dönüşmesinin ardından azıcık hevesim varsa o da kaçtı). dediğim gibi an itibariyle "tam da şöyle bişi" diyebilecek halde değilim ama bu yaptıklarına "alternatif" dersek işin içinden tereyağı/kıl (ıyy) ilişkisinin en güzel örneğiyle sıyrılırız zira tam tanımlayamadığımız her tür müziğe "alternatif" demek de milletimizin bir diğer hastalığıdır, acil şifalar dilerim.
adettendir...

içlerinden Cem Adıyaman'ın adını daha evvel gözümün bebeği, hayatımın neşesi Modern Sabahlar'da Ege Kayacan'dan duymuştum. velhasıl bu güzel abiler (benden çok da büyük değillerdir dimi lan? bak bilemedim onu şimdi) 28 kasım 2012'de If'te sahne aldılar, pek de güzel yaptılar. merak edenlerin bu adresten indirebilecekleri parçaları o gün kendim tekrar tekrar dinlemekle kalmadım, yancı olarak konsere sürüklemeye gayret ettiğim kişilere de dinlettim (zira en baştakine benzer diyaloglar cereyan etmişti "akşam konsere gidelim mi?" deyince). neticede konsere gittik, dinlemeden gelmiş olmasına rağmen Bahadır da çok eğlendi (öyle dedi, ben onun yalancısıyım).

Halimden Konan Anlar, telefonla anca bu kadar...

h.k.a.'yı eğlenceli kılan en önemli şey adamların sahnedeki sevimliliği ve sempatikliği sanıyorum (nasıl diyorsunuz, "enerji"?). sempatik gruplara duyduğum sevgi önceki yazılarımdan sezilmiş olsa gerek, "samimi ol, canımı ye" durumu h.k.a.'da da hakim olan. bunu dinlediğimiz diğer şeylerden ayıran ise sözler elbet (ya ne olacaktı?). melodik konuşma gibi bir durum söz konusu, bildiğimiz mevzular, doğal hitap şekilleri, günlük vaziyetler ve bazen öyle alakasız şeyler ki bununla ilgili şarkı mı olur hissiyatı yaratması da cabası (bu kalıbı ilk kez cümle içinde kullanıyorum galiba, aferin). şarkı isimlerini gördüğünüzde bir fikir sahibi olacaksınız zaten, buna inancım tam. ne biliyim bi Bıktım Bye olsun, bi Natali Portmın, bi Sergüzeşt-i Kadıköy olsun... kadıköy demişken, benim de kadıköy'de büyümüş olmam etkili olmuş mudur adamları sevmemde acaba lan? belki, biraz.
"bu neyin kafası?" gibi iğrenç bir soruya doğru koşacak değilim lakin bunlar güzel kafalar şeker kardeşim, sen de gel, bak boyu geçmiyor. karşıma gelip otursalar muhtemelen ağzımı bıçak açmaz şaşkınlıktan ama ben zaten dinlemeyi tercih ederim. siz de dinleyin, dinletin (benim konserden beri yaptığım gibi).

not: beyefendiler sağlam bir kaynaktan aldığım son dakika bilgisine göre 6 mart çarşamba günü yine if'te olacaklarmış. arayı bu kadar açmasalar iyiydi de yine giderim, yine birilerini yanımda sürüklerim. mesela o gün kayıplara karışan kuzenim...hımm...


batarken güneş ardından tepelerin...
(yine ateşi çıkmış olmasın sakın teletabilerin?)

z.

14 Ağustos 2012 Salı

nasıl diyor siz? "albüm raflarda yerini aldı"?

bu yazıyı yazmakta biraz geç kaldım gibi ama olsun, dönüşüm muhteşem oluyor blog işlerine. 4 ay kadar önce bir başka yazıda anlattığım kayıt macerasını hatırlayan hatırlar, hatırlamayanın canı sağolsun (bak link filan var orada). işte o kadar zamandır ha çıktı ha çıkacak diye bana kurdeşen (Güntaç'a kimbilir daha neler) döktüren albüm temmuz sonunda pat diye çıkıverdi nihayet.
Güntaç'tan albümün ilk fotoğrafı :)

22 mayıs'ta albümün İstanbul lansmanı Jolly Joker Balans'ta gerçekleşti. peşinden 27 mayıs'ta da If Performance Hall'da Ankara lansmanı. iki konser de birbirinden şahane geçti. daha piyasaya çıkmamış bir albümün lansman konserlerinin böylesine dolu geçmesi beni şaşırtmadı diyemem. üstelik seyirci de albümü çoktan ezberlemiş gibi eşlik edip eğlendi. 


özet olarak böyle bişi oldu :)


ankara'da da bu şekil ;)


albümden 2 hafta kadar önce de ilk klip çıktı tabii bu arada, albüme adını veren Benimle Yan'a ait. buyrun:

nassı ama?

biraz ters gidiyor olabilir miyiz? galiba :) 

yukardaki fotoğrafta dikkatinizi çekti mi bilmem, albümün şu an piyasada bulunan hali "sınırlı sayıda özel baskı" olup içersinde minik bir kitapçıkla gelmektedir, bu baskı bitmeden almanızı tavsiye ederim. içinde olduğumdan mı bana öyle geliyor bilemiyorum ama çok emek verilmiş, uzun süre sabredilmiş, içe sinene kadar uğraşılmış, aceleye gelmemiş bir iş bu. herhangi bir kalıba uymaya, kimseye benzemeye çalışmayan, Güntaç'ın içinden geldiği gibi bir iş. şimdiden tv, gazete ve dergilerde adı geçmeye, kendisi görünmeye başladı. sosyal medyayı hiç karıştırmıyorum bile.

albümü beklerken kurdeşen dökmüştük ya hani? hah, şimdi de konserleri beklerken dökeceğiz bir miktar :) olsun ;)



"biraz daha" ;)

z.

not: başlıkta bahsi geçen raflara gitmeye üşenenlere büyük hizmet: http://www.dr.com.tr/Muzik/Benimle-Yan/Guntac-Ozdemir/Albumler/Turkce-Pop-Rock/Pop-Turkce/urunno=0000000408430

aaaand this just in: 17 Ekim'de İstanbul Jolly Joker'de konser var! biletleri de burada, bekliyoruz!

19 Nisan 2012 Perşembe

Hayranlarını kızdırmak pahasına... 29.03.12 Yasemin Mori @ If Performance Hall

Ne zaman gittiğimi hatırlamadığım, lakin Hayvanlar albümünün yeni olduğu zamanlara denk geldiğini bildiğim bir Yasemin Mori konseri var aklımda. Bir arkadaşımın tavsiyesi ve TV’de dönen ilk klibinin bizim müzik televizyonları ve o günün piyasası açısından orijinalliği önce albümü edindirmiş sonra da beni bu konsere sürüklemişti...ve sonuç hüsrandı. Yine If Performance Hall’da izlediğim bu konserde, Mori, mekanın o zamanki tonmeisterı Bülent’in ustalığı ve mekanın yerlisi olmasını yabana atıp kendi tonmeisteriyle seste büyük problemler yaşamakla –ve tabii seyirciye de yaşatmakla- kalmamış, albümü oluşturan dokuz parçanın dokuzu da çalınıp nihayete erdiğinde saat henüz “seyirci tatmini”ni göstermediğinden tekrar tuşuna basılmış gibi başa dönmüştü. Takdir edersiniz ki o an terk ettim olay yerini...

Halbuki o albüm ne de güzel ve ne de arabalarda geceleri yüksek sesle dinlediğimiz, üstüne bir de bağıra bağıra eşlik ettiğimiz bir albümdü. Hatta benim hayatımda çok "sakat" bir döneme denk geldiğinden, milli marş muamelesi görmüşlüğü bile vardı. İlk dinleyişte tanımımı “Nil Karaibrahimgil’in karamsar olanı” gibi basitleştirmiş ve işte bu konserde de o karanlık ve derin karakteri görmeyi beklemiştim. Onun yerine, belki de ilk albümün heyecanıyla elini ayağını nereye koyacağını bilemeyen bir Yasemin Mori çıkmıştı karşıma. Hadi bu halini o zamankini acemiliğe verdik diyelim. Ne de olsa bir müzisyenin performansı "stüdyo müzisyenliği" ve "sahne müzisyenliği" diye ikiye ayrılmaktaydı benim kafamda ve Yasemin Mori ilk kategorideydi (ben de ikinci kategoriye giriyorum üzerinize afiyet, öyle diyorlar :)). İşte 29 Mart Perşembe gecesi de bu fikrimi doğrulamakla kalmadı, bir adım ileriye taşıyarak bir konserine daha –zorunda kalmadıkça diyeyim de büyük konuşmuş olmayayım- en azından hür irademle gitmeyeceğimi garantilemiş oldu (hatırlı dostlar çağırırsa bakarız).
Konserin bir noktasından –ki belki 3 veya 4. parçadan sonrasından- itibaren, baştan sona içerde durmaya değecek bir performans olmadığını anlayıp kendini dışarı atan arkadaşlarla ortak kararımız “sanki Yasemin Mori’ye değil de tribute grubuna, hem de kötüsüne gelmişiz gibi” olduğuydu. Sanki Yasemin Mori Ankara’ya tek başına gelmiş, ekibini –ki hepsi kendi alanında hatırı sayılır adamlar bildiğim kadarıyla- burada son dakikada toplamışlar gibiydi. Sanki Yasemin Mori de bunun stresini atlatmak için biraz alkollü (?! bkz. naif yaklaşım) çıkmış gibiydi. 
Sanki ve gibiler daha sıralanabilir elbet lakin tespitlerim buradan sonra epey yokuş aşağı gidecek gibi. Parçaların trafiklerinin (söz nerede bitiyor, nakarat nerede başlıyor vs.) takip edilememesinden tutun da, artık kendini duyamamasından mıdır bilinmez, sesini kontrol edememesi ve detone olması, iki parçanın arasında “eee?” dedirten cinsten uzuuun boşluklar olması derken bütün o sevdiğimiz şarkılar çöpe gitmiş gibiydi konser bittiğinde. Daha önce duymadığımız yeni şarkılarla birlikte üstelik...yazık oldu valla.
Yine de If, Perşembe günlerinin alışılmış insan sayısına az çok ulaşmış, içerde her parçaya –nasıl becerdilerse- eşlik edebilen bir hayran kalabalığı bulunuyordu. Bu nispeten sevindirici tabii. Ama gecenin sonunda bu hayal kırıklığı da kafama kazınmıştı artık. Demek ki neymiş? Bundan sonra sadece kaydı dinlenecekmiş bu albümün, canlı dinlemeye, izlemeye heves edilmeyecekmiş. 
Ne benim haddime, ne de onun umurunda ama Yasemin Mori’ye üçüncü bir şans verir miyim bilinmez, zira ikincisi de hor kullanılmış gibi hissediyorum...naçizane hissiyatımdır elbet, kimseyi bağlamaz.

Bir dahaki konsere kadar...saygılarımla,


Z.


not: konserin hayal kırıklığına dönüşmesi sonucu fotoğraf çekme hevesim pek kalmamıştı doğrusu. işbu nedenle hz. google'dan arama yaparken şans eseri flickr'daki setine denk geldiğim Onur T.'ye teşekkürü borç bilirim, aynı gün aynı mekanda bulunmuşuz belli ki (ama onun yeri benimkinden iyiymiş). eline, gözüne sağlık, yazım kel kalmadı sayesinde.

bitirirken: bu çalıyordu 


''ya benimsin ya da ölüsün
budur tek söylediğim''

17 Nisan 2012 Salı

A.E. yazıları vol.4 - Kral, Kraliçe için Ankara’daydı: Freddie Mercury & Queen Tribute Night by Cingi

- önsöz - 


bundan 2 önceki yazımda ankara events sitesinin roketlediğini iletmiştim lakin beni mahcup etmeyi başardılar ve geri döndüler. gel gör ki Ankara'nın etkinlik programına yetişemedikleri, bazı yerleri, bazı etkinlikleri atladıkları fikrim halen sabit. son yazdığım - Yasemin Mori konseri ile ilgili - yazıyla ilgili dönüş yapan ise halen yok. işbu nedenle buradan devam. 


bu arada bu yazının zamanlaması ise güzel denk geldi zira az sonra okuyacağınız (okursunuz heralde...dimi lan?) konserin tekrarı bu cumartesi (21 Nisan gecesi) yine Crossroads'da cereyan edecek.


yazının sonunda kaynamasın diye başında yapmayı uygun gördüğüm duyurunun ardından 28 Ocak 2012 tarihli Freddie Mercury & Queen Tribute Night by Cingi konserini takiben yazdığım yazı aşağıdadır.


Taçlara, armalara, bayraklara, kısacası kraliyete olan ilgim (fanatizm boyutlarında) –blogun adından da anlışalacağı üzere- bilinir. Aynı zamanda rock müzik seven ve icra eden biri olarak bir yandan Queen hayranlığım olması tesadüf olmamalı. Her ne kadar birini diğeriyle açıklamışlığım olmasa da taşlar yerlerine güzelce oturmuş ve beni ben yapmıştır denebilir.

Ne yazık ki müzik bilgim ve ilgim artıp da Queen’in azametinin farkına vardığımda Freddie Mercury çoktan aramızdan ayrılmıştı. Grubun geri kalanının onun yerini doldurma çabasını hep manasız bulmuş ve sinirlenmişimdir. En açık oturum muhalifi tavrımı takınıp işaret parmağımı havada hızlıca sallayarak “Paul Rodgers’la, Adam Lambert’la olacak iş değil bu Sayın May!” diyesim gelir Brian May’e gözlerimi belerterek. Bir yandan onun anısına düzenlenen pek çok organizasyonda iyi kötü çok sayıda Freddie Mercury taklitçisi huzurumuza çıkmıştır. “Taklitçi” kelimesi kulağa hoş gelmese de Türkçe’de bu işin başka bir karşılığı olmamasına sığınarak devam ediyorum ve Türkiye’de bu işi en iyi yapan adamdan bahsetmek istiyorum biraz.
Geçtiğimiz Aralık ayında Queen davulcusu Roger Taylor’ın, Queen’in 40. Yılı şerefine düzenlediği Queen Extravaganza yarışmasında finale kalan vokallerden biri Selçuk Sami Cingi. Gönül isterdi ki kazanan da o olsaydı zira öyle bir durumda bunca yıldır birileri ne zaman bir Freddie taklitçisinden bahsetse cevaben Selçuk Sami’nin videolarını göstermiş olmaktan çok acayip pay çıkarırdım kendime, “ben demiştim” diye, doğruya doğru şimdi. Kendisiyle nasıl tanıştık, nasıl muhabbet etmeye başladık, o kısımlar biraz bulanık ama tabiri caizse “deli deliyi dakkada bulduğundan” Cingi’nin işlerini takip etmekte vakit kaybetmemem şaşırılacak şey değil.

Şu aşamada Selçuk Sami Cingi ve grup olarak Cingi tarihine girmeden konser izlenimlerimi yazsam daha iyi olacak aksi takdirde amaçtan uzaklaşmış olacağım. 28 Ocak Cumartesi gecesi Crossroads Live’da gerçekleşen konser öncesi havanın durumu gözümü korkutmadı diyemem lakin gerek Queenseverler için mühim bir tarih olan 24 Kasım, gerekse fırsat bulduğum her an ne zaman Ankara’ya geleceğini sorduğum, soruşturduğum Cingi’yi kendi şehrimde, hem de Freddie Mercury & Queen Tribute (buna da ‘hürmet konseri’ mi deseydim?) konserinde kaçırmam büyük ayıp olacaktı.
Crossroads Live yeri itibariyle zaten gidip gitmemeyi düşündürücü bir mekan malum (Alacaatlı yolu, Çayyolu) ama daha önce Pamela konserinde arkadaşlarla test ettiğimizden, eğlence anlamında hayal kırıklığına uğratmayacağını biliyordum. Fakat yine de eleştirilecek tarafları yok değil. Bunların ilki mekan girişinin çok küçük oluşu. O gece –ve daha önce Pamela konserinde de- içeri alınan insan sayısını göz önüne aldığınızda arkasında vestiyer de bulunan küçük bir bankonun, önünde bilet almak, mont vermek için bekleyen maksimum 8 kişi artı güvenlikle birlikte anca sığacağı kadar bir giriş, hava eksi bilmemkaç dereceyken dışarda bekleyenlerden biri olduğunuzda fena halde can sıkıcı.
İçeri alınan insan sayısı demişken, Cingi’den Queen şarkıları dinlemek ve hep bir ağızdan söylemek için onca yolu kış, kıyamet dinlemeden tepen –bizim gibi- insanlar olduğunu görmek güzel ama özellikle bu tip konser organizasyonlarında sınırlı bir bilet sayısı olması taraftarıyım. Bir önceki yazımda da değindiğim üzere ne çok kalabalık ne de boş olmalı bir konser mekanı. Ben sürekli olarak sağımdan, solumdan beni ittirenlerle ters ters bakışmaya, kimi zaman tek ayağımın üzerinde zar zor dengede durmaya çalışmaya bayılmıyorum şahsen, sizi bilmem. İçki almaya giden arkadaşınız cepheye gider gibi “Belki de dönemem” der mi? O gece dedi valla. Belki de radyo reklamlarında duyurulduğu üzere “sınırlı sayıda” biletler vardı ama o sınır başka bir mekanın kapasitesine göre belirlenmiş gibiydi. İşte bu nedenle birkaç parça sonra – 1-2 iyi fotoğraf çekebildiğime inandığımda- aşağıda kalıp ‘Crossroads seri katili’ diye anılmak yerine yukarı çıkıp konseri iki ayrı perdeye yansıtılmış projeksiyondan takip etmeyi tercih ettim. Belki de normal program olan günlerde bu denli kalabalık olmuyordur, mekanın hakkını yemiş olmayayım ama bu konserde gerçekten de fazla seyirci vardı. İşin iyi tarafı, bu seyircinin gerçekten de Queen seviyor olduğunu ve Cingi’yi beğendiğini görmekti. Crossroads Live’a da bir sonraki etkinlikte bir şans daha vermek lazım elbet.
Yine de eğlen(e)medim diyemem. Önemli olan kalabalık değil müzikti zira. Favorim Queen parçaları arasında ilk beşe hiç düşünmeden koyacağım Killer Queen’in introsuyla sahneye gelinmesi bile yeterliydi bana sorsanız. Ama tabii ki setlistin geri kalanı da çok iyi seçimlerden oluşuyordu. Ben şarkıları biliyorum diye mi öyle geldi bilemiyorum ama kenarda köşede kalmış, pek bilinmeyen bir şarkı çalınmadı diyebilirim. One Vision’la bomba gibi başladı gece ve ara vermeden sergilenen performansla seyirciyi hiç kaybetmeden sonuna kadar götürdü Cingi. Selçuk Sami’nin Freddie Mercury & Queen Tribute’unu “inandırıcı” kılmak için o meşhur beyaz pantolon ve sarı cekete ihtiyacı yok. Gözünüzü kapattığınızda rahmetliyi hayalinizde canlandırmak için Selçuk Sami’nin o şarkıları hissettiğini, adeta yaşadığını anlamanız yeterli. Queen’in albümlerinde duyduğunuz yoğun geri vokallerin sahnede icra edil(e)miyor olmasına rağmen eksikliğini hissettirmemeyi başardı. Gerek enstruman gerek sahne hakimiyeti, gerek dinleyici gerek grubuyla olan başarılı iletişimiyle güzel Türkçe’mizde yine tek kelimelik bir karşılığı olmayan ‘frontman’lik kavramının içini gayet iyi dolduruyor.
Zamanında çok değerli bir müzisyen dostum “Elbette ki birilerinden etkileneceksin, önemli olan bu etkiyi kendi özünle sentezleyip ortaya bambaşka bir şey çıkarabilmek” demişti. İşte Selçuk Sami Cingi de bu düsturu takip etmiş gibi. O sayede bize ucuz, kötü bir taklit değil, inanılmaz, unutulmaz bir performans sundu. Her zamanki gibi. Gitar daha fazla duyulsa iyiydi gerçi ;).
Not: İkinci albümünün çalışmalarına devam eden Cingi’yi şu adresten takip edebilirsiniz: http://blog.cingionline.com/
Saygılarımla,
Zeynep T.


- sonsöz - 

bu haftasonu gerçekleşecek konserin afişi de aşağıdadır. yukarda okuduklarınız ışığında gitmeye karar verirseniz önceden rezervasyon yaptırmanızı şiddetle tavsiye ederim, afişte telefon numarası da var göreceğiniz üzere. gideceklere şimdiden iyi eğlenceler dilerim, belki orada karşılaşırız.

13 Nisan 2012 Cuma

A.E. yazıları vol.3 - Özel Bir Takım Oyunu, Multitap

12 Ocak 2012'de gerçekleşen Multitap, If Performance Hall konserini takiben yazdığım yazı...



If Performance Hall bir dönem evim gibiydi. Eski grubum Radyo’yla çarşambaları çalmaya başlayıp sonrasında cumartesi gününe terfi ettiğimiz dönemde gece hayatı anlayışım da If Performance Hall çevresinde şekillenmişti diyebilirim. Kapıdan içeri adımımı atar atmaz -hatta bazen daha atamadan- tanıdıklarla selamlaşmaya başladığım, evimin mutfağıymış gibi bardan içki almaya gittiğim, sahnede arkadaşlarımı izlediğim güzel bir dönemdi, çok da eski değil, bundan 4 yıl kadar önce galiba (eski/yeni de göreceli kavramlar tabii). Sonra ne oldu bilmiyorum ama aşağı yukarı her mekan için geçerli olan ‘buranın da devri kapanır yakında’ lafı If için hiç geçerli olmadı, beklentinin aksine her geçen gün biraz daha kalabalıklaşan bir mekana dönüştü. Sanıyorum o sıra bahçesinden öteye adım attırmayan söz konusu kalabalığından sıkılıp izlemek istediğim pek çok müzisyen gelmiş olmasına rağmen If ziyaretlerimi seyrekleştirmiş olmalıyım.


                                               
Ama ‘eve’ dönmek için güzel bir vesile seçtim geçen hafta. Yılbaşı öncesi başka bir şey ararken D&R’da rastladım Multitap’in ikinci albümüne. Sessiz sedasız mı çıkmış yoksa ben mi bu ara kendi derdime düşüp kaçırmışım onu bilemiyorum ama albümü görmek sevindiriciydi. Açık konuşayım, ilk albümün çıkış parçasının kendisi bir yana, adını (Battaniyem) duyduğumda biraz küçümsemiştim grubu, kimdir nedir bilmeden ‘hah yine çıktı abuk subuk, özenti birileri’ gibi bir önyargım olmuştu. Ama ‘Çıbık’ın klibini takiben ilk albümün tamamını dinlediğimde ‘tez bu şarkıların hepsine klip çekile!’ dediğimi hatırlıyorum.
                                                                              
Şimdi o çok eğlenceli ilk albümün (Takım Oyunu) devamının geldiğini görmek hoşuma gitti doğrusu. Ülkemizde yaygın ‘sound’un dışında seyretmeyi, ağlamaklı aşk ve yalnızlık şarkıları yapmamayı tercih etmiş grupların, piyasa şartları karşısında yılmadan yola devam ettiğini gördüğümde sanki çocukları ben gaza getirmişim de öyle çıkmışlar gibi seviniyorum. Bana ne oluyorsa? Neyse işte, çok geçmeden If Performance Hall’un Multitap afişini de görünce bir de yakından görmeye gitmek farz oldu.
                                                                             
İkinci albüm, Özel Birisin’i konserden 2 gün önce dinlemeye başladım ama gününü ofiste geçiren biri olarak çok verimli dinleme seansları olduğunu söyleyemem. Yine de dikkatimi çeken ilk parça, albümün açılış parçası olan ‘Kızın Annesi’ oldu. İlk albümün fırlamalığını devam ettiriyor. Grubun davulcusu Ali Cihan’ın seslendirdiği Ci ise mızıkalı western havasıyla ilk etapta hafiften Gorillaz’ı andırsa da sözleriyle yarattığı etki Multitap’in ‘güldürürken düşündürme’ fonksiyonuna hizmet ediyor. Konserde seyirciden aldığı reaksiyon nedeniyle tekrarlanan Ben Anlarım da sözleri itibariyle acıklı ama müziğiyle dinleyiciyi ters köşeye yatıracak kadar sevimli ve umut verici.
                                                                              
Kendimi Multitap’in albümleriyle şarj edip geçtiğimiz perşembe If’e gittiğimde kapıda karşılaştığım eski dostlardan Gökhan, beni tanıyamadığı 2 saniyenin ardından “Nerelerdesin? 3 yıldır yoksun heralde?” demek suretiyle suçumu açıklamış oldu. Ben de arayı ne kadar açmışım onu öğrenmiş oldum. Gak guk ederek kendimi bu mahçubiyetten sıyırmayı başarıp içeri girdiğimde içersinin tam da benim sevdiğim, ideal kalabalığa sahip olduğunu gördüm, ne boş, ne de tıklım tıklım, şahaneydi. Konseri beklerken insan sayısı biraz daha arttı elbet ama rahatsız edici boyutlara ulaşmadı gece boyunca.
                                                                             
Multitap’i ilk kez canlı seyredecek olmanın verdiği merak yerini tatmine bıraktı konser başlayınca (bunda açılışı ilk albümdeki favorilerimden Ben Hep Burdayım’la yapmalarının da etkisi olabilir). İki albümden de sevilen parçalarının yanı sıra M.F.Ö., MGMT ve Oasis gibi gruplardan birkaç coverı da içeren yaklaşık 2 saatlik setlistleri ile gayet eğlenceli bir gece geçirttiler dinleyenlere. Seyirciyle iletişimleri de gayet başarılıydı, bekledikleri tepkileri de aldılar diye düşünüyorum. O gece If’te oraya sırf dışarı çıkmış olmak için gelenlerden ziyade Multitap’in kendi dinleyicisinin olduğu, her şarkıya eşlik etmelerinden belliydi.
                                                                              
Yaptıkları parçalar itibariyle sevimli ve sempatik adamlar olduklarını tahmin ediyordum zaten, o gün şans eseri öğrendiğime göre aslında bu onları ilk görüşüm de değilmiş aslında zira grup Multitap olmadan önce Bedük’le çalışıyormuş ve ben de onları 2007’de Rock N’Coke’da izlemişim. Laf olsun diye söylemiyorum, o zaman da -özellikle vokalleri Selim Siyami Sümer’in- pozitif enerjisini fark etmiştim. O zaman da Bedük bir yana, grup çok eğleniyordu ki bu seyirciyi eğlendirmenin ilk kuralıdır zaten. İki albümlü grup olmak bir şey değiştirmemiş gibi. Hala aynı samimiyet mevcut Multitap bünyesinde. Canlı izleme fırsatı bulduğum pek çok gruptaki ‘havalı’lık bu adamlara pek bulaşmamış, onlar hala bizden biri. Arkadaşlarına çalan bar grubu gibiler, bulundukları konumu sindirebildikleri kanaatindeyim. Yakınlıklarını o kadar hissettiriyorlar ki konseri takiben kulise gidip yanlarına otursanız kim olduğunuzu sormayacaklar, muhabbete sizi de hemen katacaklar sanki. Gitse miydim acaba? Bir dahaki sefere gideyim en iyisi...
                                                                              

Not: Grup, ismi itibariyle Google’da sizi oyun konsollarına filan götürebilir o nedenle konser tarihlerini, röportajlarını, fotoğraflarını, haberlerini takip etmek için buradan buyrun https://twitter.com/#!/MultitapMusic

Bir dahaki konsere kadar,

Zeynep T.


Not: Bu yazının yayınlanmasını takiben grubun solisti Selim Siyami Sümer'le az da olsa iletişme şansım oldu. Gruba halihazırda duyduğum sempatiyi arttırmayı başardılar o günden bugüne. Kendisiyle paylaşıp da yazıya sığdıramadığım fotoğraflara buradan ulaşılabilir. Bir dahaki konserde de kulise hunharca dalma hakkını kazandım galiba. 


10 Nisan 2012 Salı

A.E. yazıları vol.1 - Mor ve Ötesi'yle Üçüncü Türden Yakınlasmalar


28 Kasım 2011 - 25 Kasım tarihli Mor ve Ötesi Jolly Joker konserinin ardından


Öncelikle belirtmek isterim ki Ankara Events sitesine ilk yazacağım yazı az sonra bahsedeceğim konserle aynı gün olması planlanmış ve fakat –anladığım kadarıyla- mekanla çıkan bir problemden ötürü iptal edilen Redd konseri üzerine olacaktı. Ben bu konseri ve yazacağım yazıyla ilgili toplayacağım muhteşem gözlemleri tahayyül ededurayım, acı haber geldi ve hafta sonu planlarımız bir anda yön değiştirdi. Ankara’nın İstanbul’u aratmayacak yoğunlukta olduğunu söyleyebileceğim geçtiğimiz cuma gecesi -25.11.11- (Bedük, Ozan Doğulu, Gülşen, Hakan Altun ve Müslüm Gürses de başka mekanlardaydılar), Redd’e alternatif olabilecek seçenek elbette ki Jolly Joker’de sahne alacak olan Mor ve Ötesi’ydi.
Konser sırasında bu grupla geçmişimi şöyle bir düşündüm de, arada unuttuğum yoksa bugüne kadar 5 konserlerinde bulundum. “Unuttuğum yoksa” dememin nedeni neredeyse hiçbirinde esas amacımın onları dinlemek olmamasıydı. İlkinde İzmir Fuarı’nda bir açıkhava konserinde denk gelmiştim, o zamanlar sanıyorum Mor ve Ötesi’nin “Daha Mutlu Olamam” dönemiydi. Fuarda gezmek amaçlı orada olduğumdan grubu çok da ciddiye almamıştım açıkçası, öyle ki bu buna ‘galiba orada dinlemiştim’ diyorum. Bir sonraki deneyimimdense gayet eminim zira Mor ve Ötesi’ni okulum Hacettepe’ye getiren ekip içersindeydim. Lakin utanarak söylemeliyim ki yolda görsem tanımazdım kendilerini o sıralar. Sanıyorum “Yaz Yaz Yaz” dönemleriydi. Bir diğer karşılaşmamızı Mor ve Ötesi’nin sitesine bakarken hatırladım ne yalan söyleyeyim, 2006’da Efes One Love Festival’da rastlaşmıştım kendileriyle. Burada da amacım Morrissey dinlemek olduğundan bitirmeleri için sabırsızlanır haldeydim.

Son iki konserde ise bilinçli bir şekilde Jolly Joker’daydım ama biri şans, biriyse şanssızlık sonucu. Şanssızlık derken yazının başında belirttiğim iptalden bahsediyorum elbet. Şans olanı ise Jolly Joker Ankara’nın 23 Eylül’deki açılış konserine iki VIP bilet alan bir arkadaşımızın, işi çıkınca biletleri bize hediye etmesi sonucu gerçekleşmişti. Fakat Mor ve Ötesi malesef bizim kadar şanslı değildi o gece zira Jolly Joker “ilk gece sıkıntıları”nı yaşıyordu ve günün talihlisi (!) de Mor ve Ötesi olmuştu. Cehennem sıcağının daha iki kat yukardaki girişten itibaren hissedildiği konser salonunda ses sistemi de arızalanmış, bu nedenle konserin –belki de yapılması planlanmamış- ikinci yarısı geç ve davulsuz, davulcusuz başlamıştı (ben de “Kerem Kabadayı da havadan para kazandı bu akşam ha” gibi talihsiz bir espri yapmıştım, üzgünüm). Neyse ki sevenleri konseri sonuna kadar götürmekte kararlıydılar ve grubun erkenden kaçmasına izin vermeye de niyetleri yoktu ki şarkılara canla başla eşlik ederek konserin ikinci yarısını el birliğiyle çıkarmış oldular. Neyse, “ilk elin günahı olmaz” demişler.

Hem Jolly Joker Balans’ı (İstanbul) hem de bu mekanın Jolly Joker olmadan önceki (312 Arena) halini bildiğimden mekana harcanan paranın (ki öğrendiğime göre dudak uçuklatıcı bir mebla sözkonusu, söylemiyim şimdi) hakkı verilmiş diyebilirim. J.J. Balans’dan aşina olduğum dekorasyon anlayışı (şövalye zırhları, flamalar, joker tabloları, vintage afişler vs.) burada da kendini göstermeye ve bana kendimi kaybettirmeye devam ediyor (bkz. Favorim dekorasyon parçasıyla fotoğrafım).

İlk gece seyirciyi –en azından beni- rahatsız eden en önemli iki faktör; havalandırma eksikliği ve ses sistemi problemleri, Mor ve Ötesi’nin ikinci ziyaretinde yerini ferah ve müziğin her yerden neredeyse eşit duyulabildiği gibi arkadaşlarla konuşmaya da izin veren bir ortama bırakmıştı. Jolly Joker’e üçüncü, J.J.’de Mor ve Ötesi’ne ikinci ziyaretimizde, ilkine nazaran daha mutlu ayrıldık. Harun Tekin’in bu kadar umursamaz görünürken seyirciyi de böyle avcunun içinde tutması ise ayrı bir başarı. “Rockstar” kavramının altını özenti gibi görünmeden gayet güzel doldurduğunu düşünüyorum. Şarkıların başarısı ise tartışılmaz sanıyorum, Mor ve Ötesi’nin hiçbir albümünü oturup dikkatlice dinlememiş olan ben bile o setlistte sanırım sadece bir ya da iki şarkıyı bilmiyordum.

İlla bir şeyleri eleştirmem gerekirse mekan içersindeki barların konumları mükemmel ama vestiyerleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Normal biletli (bir de balkondan izleme imkanı veren VIP seçeneği mevcut ki kalabalık olacağını tahmin ettiğiniz konserlerde tercihinizi bu yönde kullanmanızı tavsiye ederim) izleyicilerin mekandan çıkarken kullandığı kapının tam dibine konuşlandırılmış vestiyer, önünde sıra bekleyenlerden ötürü vestiyerle işi olmayan izleyicilerin mekandan çıkışını yavaşlatıyor malesef. Belki bu da zamanla çözülecek problemlerden biridir deyip fazla üzerinde durmuyorum.

Konser öncesini düşündüğümde, Mor ve Ötesi’yle ilgili net bir fikrim yoktu. Yani ne çok seviyordum ne de hiç sevmiyordum ama sanıyorum geçen cuma “iyidir” dediklerim arasında yerlerini almış oldular ki bunda mekanın yarattığı ambiyansın ve başarılı işletmenin de az çok etkisi vardır sanıyorum. Ankara’ya çok ihtiyacı olan bu ‘venue’yu kazandırdığı için o gün bizzat tebrik etme şansı bulduğum mekan sahibi Hakan Polat’ı, bir kez de sizlerin huzurunda tebrik eder, başarılarının devamını dilerim. Jolly Joker Ankara’nın ömrü uzun ve istikrarlı olur inşallah. Buna da ihtiyaç var…

Fotoğraflar J.J. Ankara’nın Facebook sayfasından –23.09.11 tarihli albümden- alınmıştır. Geçen cumanın fotoğraflarını da şurada görebilirsiniz: http://www.morveotesi.com/media/foto/20111125-jolly-joker-ankara-0
Bir dahaki konsere kadar,
Zeynep T.

yazılar tasınıyor

blogun teması kimi türkçe harflere kıl olduğundan başlıkta "tasınıyor" dediğim, bildiğiniz "taşınıyor", tasınmak diye bi kelime de yok zaten. aslında benim dışımda gelişen bir durum da söz konusu değil, bizzat ben taşıyorum. 

daha önce duyurusunu yaptığım üzere geçtiğimiz kasım ayından beri buranın haricinde Ankara Events'e de bir takım yazılar yazmaktayım irili ufaklı ve ara sıra olmak üzere. adından anlaşılacağı gibi ankara'da gerçekleşen etkinlikleri irdelediğim bu yazıları buradan da yayınlamaya karar verdim zira son yazdığım yasemin mori konseri yazımın henüz yayınlanmamış olması ve söz konusu sayfada duyurulan etkinlikler azaldığı gibi twitter'dan yapılan duyuruların da eskisi kadar sık olmamasından kaynaklı, site yöneticilerinin heveslerini kaybettikleri ya da başlarına bişi geldiği gibi endişeler içersindeyim. tabii bana dönüş yapmamaları yasemin mori ile ilgili negatif yorumlarımdan da kaynaklanmış olabilir...hmm...


lakin benim ankara'da gittiğim etkinliklerle ilgili ahkam kesme arzum dizginlenemediğinden ve maazallah o site yarın öbür gün 404 erörleri filan vermeye başlarsa yazılarımın elimin altında olmasını garantilemek adına oradaki yazılarımı buradan da yayınlamaya ve hatta kapsamı genişleterek sadece ankara'da değil, çok sık olmasa da şehirdışında izlediğim etkinlikleri de buraya yazmaya karar verdim. blog benim, keyif benim, kim ne karışır.

dediğim gibi o sitenin günün birinde 404 verme riskini göz önünde bulundurduğumdan yazıların linkini filan verecek değilim, her yazının tamamını buradan tekrar yayınlayacağım. ilk etapta elbet kasım ayına geri dönmüş olacağım ama fikirlerimde bir değişiklik olmadığından amaçlarına hizmet etmeye devam edecekleri kanaatindeyim. amaç neydi derseniz, bi ihtimal gitmemiş olduğunuz yerlerle veya daha önce izlemediğiniz gruplarla, sanatçılarla, tiyatro oyunlarıyla vs. ile ilgili fikir vermektir, arz ederim.

ilk yazı bunu takiben geliyooooor.

hörmetler

z.

29 Kasım 2011 Salı

yayın yayın anadolu

başlık kötü oldu...vurmayın.

eski blogum yetmedi bu blogu açtım, sonra bu blog da yetmedi Ankara Events'e salça oldum. ben dedim, gezerim dedim. gezmekle kalmam yazarım dedim. iyi demişim heralde ki bana yazdırmaya karar verdiler.

açılışı -benden bekleneceği gibi- Redd'le yapacaktım ki Hayal Kahvesi, hayal kırıklığı kahvesine dönüştü. ben de kısmet Mor ve Ötesi'ninmiş deyip Jolly Joker'e gittim, izledim, dinledim, yazdım.


işte bu da söz konusu yazım

Ankara Events'e bana bu fırsatı vermek suretiyle yeni bir uğraş yarattıkları için teşekkür eder yayın hayatımın iki taraf için de eğlenceli ve faydalı olmasını umarım...samimiyim.